Adalarda sadece üzümün değil, hikâyelerin de hasadı var… Bir yere gittiğinizde size “Nereleri gezdiniz?” diye sorarlar. Ben son zamanlarda bu soruya biraz farklı bakıyorum. “Ne gördünüz?” kadar, “Kimin hikâyesini dinlediniz?” de önemli.
Marmara ve Avşa yolculuğumuz tam olarak böyle bir yolculuktu.
TURYİD Başkan Yardımcısı ve İTO 17 No.lu Restoran, Yiyecek ve İçecek Hizmetleri Meslek Komitesi Başkanı Ebru Koralı’nın davetiyle düştük yollara. Başlangıçta programın adı bağ bozumu olsa da, birkaç günün sonunda üzümün çok ötesinde bir hikâyenin içinde bulduk kendimizi.

Önce Marmara, sonra hikâyeler
Önce Marmara Adası.
Avşa kadar kalabalık değil. Daha sakin, daha bakir. Fakat sessizliğine bakıp sakın hikâyesiz sanmayın. Tam tersine, adanın neredeyse her köşesinde başka bir hikâye var.
Rumların bıraktığı bağcılık, zeytincilik ve balıkçılık mirası; mübadele sonrasında adaya gelen Giritli ve Karadenizli ailelerin gelenekleriyle birleşmiş. Bugün karşınıza çıkan mutfak da bu geçmişin bir özeti gibi.

Bir adanın sofrasına kulak vermek
Çınarlı’da buluştuğumuz Çınarlı Kültür Sanat Yerleşkesi’nde bunu çok net hissediyorsunuz.
Bir masada zeytinyağı, başka bir tezgahta bal, bir başka köşede tuzlu balık…
Sonra garosla tanışıyorsunuz.

İşte orada durup biraz daha dinlemek gerekiyor.
Çünkü garos, yalnızca bir sos değil. Antik çağlara kadar uzanan, Rum kültüründen miras kalan bir üretim biçimi. Kolyoz ya da uskumrunun yumurtası ve karaciğeriyle hazırlanıyor, fermente ediliyor ve zeytinyağında saklanıyor.
Bir lokma alırken aslında yüzyıllar öncesine uzanıyorsunuz.

Nuh’un Ambarı’na giren ada lezzetleri
Marmara Adası Slow Food Topluluğu’nun yaptığı işin önemi de burada ortaya çıkıyor. 2024 yılında kurulan topluluk, yerel ürünleri yalnızca “nostaljik” değerler olarak saklamak yerine onları yeniden görünür kılmaya çalışıyor.
Üstelik yalnızca ürünleri değil, üreticileri de.
Adaçayından bayram çöreğine, tuzlu balıktan Gündoğdu bazlamasına kadar pek çok ürünün arkasında yıllardır aynı işi sürdüren insanlar var.
Slow Food’un Ark of Taste, yani Nuh’un Ambarı listesinde yer alan bu ürünler, aslında adaların gastronomik hafızasının ne kadar zengin olduğunu da gösteriyor.
Bir bina kaç hayat yaşayabilir?
Sonra Marmara Adası Müzesi’ne gidiyoruz.
1912 yılında Rum Kız Okulu olarak inşa edilen yapı, yıllar boyunca jandarma karakolu ve Hükümet Konağı olarak kullanılmış. Bugünse adanın geçmişini anlatan küçük ama çok başarılı bir müze.

Müzeyi gezerken insan ister istemez düşünüyor:
“Bir bina kaç hayat yaşayabilir? Bir ada kaç isim değiştirebilir?”
İzmir Demokrasi Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Feyzullah Şahin’den, adanın antik çağlarda Elafonesos, Prokonnesos, Proikonnes, Adelfonesos ve Protonnesos gibi isimlerle anıldığını dinliyoruz.
Yeşilçam filmleri çekilmiş burada. Oktay Rıfat, Fethi Naci, Tomris Uyar, Turgut Uyar ve Yaşar Kemal’in yolu bu adadan geçmiş. Bugün Oya Baydar yaşamaya devam ediyor.

Yani Marmara’nın hikâyesi yalnızca zeytinle, balıkla veya mermerle sınırlı değil.
Gastronomi bazen sofradan çok daha fazlası
Marmara’da insan şunu daha iyi anlıyor: Bir gastronomi rotası yalnızca ne yediğinizden ibaret değil.
Tarih, arkeoloji, botanik, mübadele, balıkçılık, zeytincilik ve bağcılık aynı hikâyenin farklı parçaları.
Ve bazen bir yemeğin, bir sosun ya da bir üzümün peşinden giderken karşınıza koca bir coğrafyanın hafızası çıkıyor.
Şimdi sıra Avşa’da ve Adakarası’nda
Rotanın ikinci ayağında ise Avşa var.
Ve tabii ki Adakarası.

Yaz aylarında Türkiye’nin en hareketli tatil noktalarından biri olan Avşa’nın daha az bilinen yüzü, bağlarında saklı. Yalnızca adada yetişen Adakarası üzümü, 2023 yılında coğrafi işaret tescili aldı.
Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Adakarası Üzümü Bağ Bozumu Festivali de üzümün etrafında şekillenen kültürü yeniden hatırlamak için güzel bir vesileydi.
Üzüm ezildi, pekmez kaynadı, sofra kuruldu
İskele Meydanı’ndaki kortejle başlayan program; üzüm ezme, pekmez kazanları, üzüm baskı atölyeleri ve müzik dinletileriyle devam etti.

Ertesi gün Adakarası Sohbetleri ve bağ bozumunun ardından sardalya ve üzüm suyuyla ada sofrası kuruldu.
Üzümün tarladan sofraya uzanan yolculuğunu izlerken, aslında yalnızca bir hasada değil, nesilden nesile aktarılan bir üretim kültürüne tanıklık ediyorsunuz.
Bir üzümün ardındaki mübadele hikâyesi
Büyülübağ’ın sahibi Alp Törüner’in anlattığı mübadele hikâyeleri ise bağların geçmişine başka bir pencere açtı.

Rumların adadan ayrılırken geride bıraktıkları bağlar ve bahçeler, bugün Adakarası’nın hikâyesinde yaşamaya devam ediyor.
Bu açıdan bakınca bir üzümün hikâyesi de yalnızca toprakla başlamıyor.
İçinde göç var, emek var, kayıp var, devamlılık var.

Bağ bozumundan geriye ne kaldı?
İki ada, birkaç gün, sayısız hikâye…
Dönerken aklımda kalan ise üzümden çok daha fazlasıydı.
Adaların gastronomisi aslında bir hafıza meselesi.
Bir tarif kaybolduğunda yalnızca bir yemek eksilmiyor. Bir üretim biçimi, bir aile hikâyesi, bir göçün izi, bir coğrafyanın sesi de kayboluyor.
Bu yüzden bağ bozumu yalnızca üzümün hasadı değil.
Bir adanın geçmişten bugüne taşıdığı hikâyelerin de hasadı.











İlk yorum yapan siz olun