İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Deniz Akkaya: “İyinin değer görmesi için yolsuzluk ve zulüm gereklidir”

Podyum kökenli bir figürün ötesine geçerek edebiyat dünyasında ezber bozan Deniz Akkaya, ikinci kitabı Aile Apartmanı ile toplumun halı altına süpürdüğü karanlık noktalara, fetişlere ve aile içi sırlara neşter vuruyor. Aç Kuşlar romanının ardından okuru tabularla ve gerçeklerle yüzleştiren Akkaya ile yeni kitabı, toplumsal travmalar ve semboller üzerine konuştuk.

Deniz Hanım, ben 90’larda doğmuş biriyim. Benim çocukluğumun medyasında ve Televole kültüründe siz ve dönemin ikonik isimleri çok büyük bir yer tutuyordu. İster istemez, medyanın çizdiği o vitrin zihnimizde belli kalıplar ve önyargılar oluşturmuştu. Bugün, 2026 yılında ikinci kitabınızı elime aldığımda —size karşı tamamen dürüst olmam gerekirse— çok şaşırdım. Çünkü genellikle bir ‘podyum kökenli’ isim kalem aldığında beklenti diyet, spor ya da kişisel gelişim üzerine olur. Oysa siz, toplumun halı altına süpürdüğü karanlık noktaları, fetişleri ve aile içi sırları neşter gibi kesen, çarpıcı tespitlerle dolu iki kitap koydunuz ortaya. Kendi adıma o eski algıyı tamamen yerle bir ettiniz. Öncelikle bu cesur kaleminiz ve emeğiniz için tebrik ederim. Tam olarak buradan başlamak istiyorum: Medyanın ve toplumun size biçtiği o ‘90’lar figürü’ kabuğunu kırıp, kapalı kapılar ardındaki bu kadar ağır toplumsal travmaları yazacak cesareti kendinizde nasıl buldunuz?

⁠Öncelikle kitabımı okuduktan sonra yaptığınız tüm değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Benim için çok kıymetli… Hele hele yorumunuzun arkasından gelen ilk sorunun cevabı ile de çok ilintili.

“Cesaretli tavır” bana göre durumlara göre değişmez. Yani kişi cesaretliyse her konuda cesaretlidir. “Cesaret” benim hayatımda tek değişmez ihtiyaçtır. Modellik mesleğinde veya hayatın farklı alanlarında “cesaret” göstermediğim hiçbir şeye ilgi duymadım. Yapılmışı tekrarlamayı gerekli bulmadım.

Yaşadığım toplumun içinde kanlı canlı var olmayı tercih etmiş biri olarak, anlatmak istediğim hikâyeler toplumdan yansıyarak kalemime dökülüyor…

Birini veya yaşadığı toplumu anlamak için önce aile yapısını anlamak zorundasınız. Bizler hepimiz, zaman zaman kabul etmesek de tüm kimliğimizi aile ortamında şekillendiriyoruz ya da onlar bizi şekillendiriyor. Bu nedenle Aile Apartmanı, benim için ileride yazacağım diğer kitaplardan çok daha farklı bir yerde olacak… Benden ve içinde yoğrulduğum toplumdan müthiş izler, yaralar ve her şeye rağmen ayakta kalmayı beceren karakterler barındırıyor…

PEDRO ALMODÓVAR VE RYAN MURPHY İLHAMI

Aile Apartmanı’nda yer alan 6 hikâyenin de merkezinde, toplumun konuşmaktan kaçındığı nekrofili, fetişler ve aile içi gizli kalmış travmalar gibi çok ağır başlıklar var. Bu durumları kurgularken ‘okuru tiksindirmek’ ile ‘toplumsal bir yaraya neşter vurmak’ arasındaki o ince çizgiyi nasıl korudunuz?

Okuyucunun gerçekle yüzleşmeden kitabı elinden kimsenin bırakmaması için, tıpkı insan ilişkilerinde dikkat ettiğim kurallara yazarken de sadık kalmaya gayret ettim. Derdine şifa arayan bir dosta akıl verirken nasıl hassas davranıyorsam, okuyucuya da bu şekilde yaklaştım. Tıpkı Pedro Almodóvar filmleri gibi bir dil kullanmayı; Ryan Murphy’nin güncel ve aşırı renkli vizöründen bakmayı seviyorum.

İnsan ilişkilerinde kurduğum sohbet ortamları da böyle; derin olsun ama insanları hayata küstürmesin.

Hayatı çok seven birisi, diğerlerine ümit yüklemeli… Ben hayatı çok seviyorum. İnsanların da sevmesini istiyorum.

GERÇEK HAYATIN ROMANLARA YANSIYAN SEMBOLİK DİLİ

Mehmet Akif Ersoy Apartmanı adeta Türkiye’nin küçük bir maketi gibi. Dışarıdan bakıldığında ‘saygın, muhafazakâr veya nezih’ görünen insanların kapalı kapılar arkasında bu kadar ağır fetişlerle yaşayabilmesi sizce kişisel bir ahlak sorunu mu, yoksa bu toplumun bastırılmışlığının kaçınılmaz bir sonucu mu?

Bizim gibi kuralsızlığın içinde ayakta kalmayı başaran toplumlar, diğerlerine göre travmalarla ve ani gelişen olaylarla daha kolay başa çıkarlar. Bu hızlı, iş bitirici tavrımız ile bir şekilde daha dayanıklı varlıklar oluruz. Bazen ahlak dışı davranmak ve onu örtebilir becerilere sahip olmak, hayatta kalmak için yegâne yeterlilik olarak ihtiyaç listesinin başında durur.

Dünya hiçbir zaman bizim hayal ettiğimiz kadar iyi bir yer olmayacak. Bu nedenle, bizlere küçükten öğretilmiş bu arızalar, gün gelir işimize yarıyor olur. Bunları ahlaksızlık güzellemesi yapmak için söylemiyorum; ancak hayatımızın en azından bir devresinde kötü olmaya ihtiyaç duyarız. Hayat böyle bir yer… Dualite bunu gerektirir.

İyinin değer görmesi için yozluk ve zulüm gereklidir.

Kitaptaki Mehmet Akif Ersoy Apartmanı ismi veya karakterlere verdiğiniz Abdurrahman gibi isimlerin arkasında toplumsal mesajlar var. İsimlerin ve mekânların bu sembolik dilini kurgularken nasıl bir strateji izlediniz?

Evet, Mehmet Akif Ersoy Apartmanı, Mehmet Akif Ersoy’dan yola çıkarak bu ismi aldı. Bu arada Mehmet Akif benim iyi bir arkadaşımdı. Ancak toplumda kırılma yaşanmasına sebep olan en büyük hayal kırıklıklarından biri olarak tarihe geçti. Görünenle gerçek arasındaki büyük uçurumun yaşayan temsilcisi oldu.

Abdurrahman, kitapta en sevdiğim karakterlerimden biri. Onu çok severek yarattım. Abdurrahman’ın aile hikâyesindeki travmaların, ülkemizde tarihe gömülü skandallarla olan bağlantılarını ilk kez Abdurrahman Dilipak’tan bir televizyon programında öğrendim. Bu acı gerçekleri uzunca bir süre araştırdım. Abdurrahman Bey, burada bana ilham olan kişiydi.

Gerçek hayattan esinlenmiş göndermeleri ve sırları romanlarıma yerleştirmeyi çok seviyorum.

“OLANI OLDUĞU GİBİ GEÇMİŞTE BIRAKMAK, BANA GÖRE EN GERÇEK TEDAVİ YÖNTEMİ”

Kitabınızın girişinde dikkat çeken “Annesinin biricik kızı, babasının aslan evladı olamayanlara…” ithafı çok derin bir duygu taşıyor. Bu ithaf bir sitem mi, yoksa aynı travmayı yaşayan sakat kalmış çocuklarla kurulan bir ‘sessiz helalleşme’ mi?

Aslında her ikisi de değil…

Toplumda anne ve babasıyla sorunları olmuş yetişkinlerin, anne ve babalarıyla ilgili cümle kurarken yutkunduklarını görüyorum. Toplumsal baskının gölgesi altında gerçekleri konuşmak yerine, gerçekte hiç yaşanmamış hikâyeler uyduruyorlar.

Tek dileğim, kırgın yetişkinlerin, onları kıran ebeveynlerini oldukları gibi kabul etmeleri. Bu yüzleşme, toplumda gerçek bir refah ortamı sağlayacak. Buna inanın.

Deniz Hanım, Melis’in hikayesini okurken birçok noktaya dokunduğunuzu söylemek isterim. Uzun zaman sonra bir kitapta elime kalemi alıp, altını çize çize okuduğum yerler oldu özellikle. Melis’in yüzde 90 oranında siz olduğunu bilerek okuduğumuzda, Aile Apartmanı kurgu bir roman olmanın ötesine geçiyor. Ailenizle ve geçmişinizle olan bu yüzleşmeyi kaleme almak ruhunuzu şifalandıran bir terapi mi oldu, yoksa kapalı kapılar ardında kalanlara yazılmış edebi bir ‘itiraf ve intikam mektubu’ mu?

Bir önceki soruda biraz giriş yaptım; bu bir tedavi yöntemi. Olanı olduğu gibi kabul etmek kişiyi iyileştirir.

Çocukluk travmalarına takılıp kalan insanların da yol alamadığını görüyorum. Olanı olduğu gibi geçmişte bırakmak, bana göre en gerçek tedavi yöntemi.

Utangaç mizaçlı birçok insanın benden güç alarak bunu başarabileceğine inanıyorum.

Derdim ve amacım daha şeffaf ve daha yaşanabilir bir toplum…

ÖĞRENİLMİŞ UTANÇTAN DÜRÜST İLETİŞİME

Gerçek aile sırlarını anlatırken ‘kimsenin canını yakmama’ çabanız ile ‘içimde kalırsa beni kemirir’ dediğiniz o yazma arzusu arasında nasıl bir denge kurdunuz? Bu kitap, çevrenizle aranıza yeni duvarlar mı ördü yoksa o duvarları tamamen yıktı mı?

Çevremle çok daha yakın ilişkiler kurmamı sağladı.

Öğrenilmiş utanç dili yerine gerçekçi ve dürüst bir dil, ancak cesaret sahibi kişiler tarafından yol açıldıkça kurulur.

EDGAR ALLAN POE ESİNTİSİ

Kitapta arka bahçedeki çınar ağacı ve ona tüneyen baykuş çok güçlü bir sembolik dile sahip. Bir mekânı ve nesneleri adeta canlı birer karakter gibi kurgularken nasıl bir atmosfer hedeflediniz?

Yaşadığı dünyadaki anlamsızlığa anlam vermek isteyen herkes sembollerin dilini öğrenmelidir.

Benim yazım şeklimle ilgili sorduğunuz soruya gelirsek, ben yaratacağım dünyayı önce kafamda senaryosunu yazar, filmini çekip seyrederim. Seyrettiğim şey hoşuma giderse, kalemi elime alıp yazmaya başlarım.

Aile Apartmanı, en sevdiğim yazar Edgar Allan Poe’nun dünyaları gibi… Karanlık ama bir o kadar doyurucu karakterlerle bezeli olmasını istedim.

İlk kitabınız Aç Kuşlar’da ‘Kuzgun’ sembolü ön plandayken, Aile Apartmanı’nda ‘Baykuş’ figürü ve onun bilgeliği öne çıkıyor: baykuş tek gezer, gece avlanır ve karanlıkta süzülür… Bu sembol sizin topluma ve ailenize karşı aldığınız o ‘yalnız ama her şeyi gören’ mesafe mi?

Kullandığım semboller, yazacağım hikâyenin bana ilham yoluyla gelen sembolleridir. Gözlerimi kapatıp içinde yaşadığım dünyaların mesajlarını taşıyan semboller onlar…

“KİMSE MÜKEMMEL AİLELERDEN GELMİYOR”

Yazma sürecinin son anına kadar içine sinmediği için metni defalarca revize ettiğinizi biliyoruz. Sizi “Tamam, artık bu hikâye okura ulaşmaya hazır” demeye ikna eden an ne oldu?

Maalesef bu da benim aile mirasım: Mükemmeliyetçi olma tutkusu. Üzerinde çalışıyorum. İyinin düşmanı mükemmel ile olan mesaimi azaltmaya çalışıyorum.

Bir okur Aile Apartmanı’nın son sayfasını kapatıp masaya koyduğunda, zihninde en çok hangi duyguyla veya soru işaretiyle baş başa kalsın istersiniz?

Aile Apartmanı’nı okuyan herkesin varmasını istediğim tek adres: kendine dürüst olacakları o andır. Kimse mükemmel ailelerden gelmiyor. Bu konuda yüreklerini ferahlatmak istiyorum.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir